“yeryüzündeki acılardan utanıyorduk
henüz göğe bakmadık ”...

küçük İskender



Huysuz kelimeler antolojisinde yerin yoktur senin... Aslında ben senin huysuzunum, belki de ruhuna bağımlı olmanın ince sızısı şuramdan hiç gitmiyor, olsun, bana ebedi bir acı veren aşkına ve onun uzun kollarından biri olan hasretine ihtiyacım var!.. Aşkım aşkını kıskanacak kadar gergin ve huysuz!.. Galiba sana duyduğum aşk hem korkutuyor, hem sevindiriyor beni... Şaşkınlığım ve dalgınlığım beni bir yandan sevimli bir budala kılarken öte yandan ruhumdaki kimyasal değişimin alabora oluşu, sırtımdaki o tatlı yanmanın bütün hücrelerime nüfuz etmesi, çılgın bir arzuya söz dinletemeyişim sürekli sıkılan şair yanıma iyi mi geliyor bunu hiç bilemiyorum... Sanki aşkından başka her şeye inancımı yitirmiş gibiyim. Sendeki aşka teslim oluşumu, aşka rağmen o koyu yalnızlığımı, düş kırıklıklarımı, huzursuzluğumu, kimi hiç sebebi yokken hüzünlenişimi bile seviyorum...

Evet, zalim bir yanın var senin ve senin zalim yanını da kıymetli buluyorum, seninle konuşurken de, gözlerine bakarken de, sana ‘canım’ derken bile aklıma ırak düşler, eski yazlar, lal fotoğraflar, nemli resimler düşüyor, sanki her şey yakamoz oluyor ve ağır bir hatıra gibi içime batıyor... Sen hercaî bir mor olmalısın, senin her mevsimin ve her kokun mor!.. Öyle doruklarda gülümsüyorsun ki, içimde dolaşacak park bırakmıyorsun, senin dalgaların sürükleyici, savurucu, rüzgârın yaman, içimdeki otlar ıslak ve ezik, içimde ne var ne yok uykusuz, sanki şairim Sylvia Plath beni kendi rüyasına hapsetti, bir intihar gibi yaşıyorum aşkını, sana karşı derinim, derinin içindeyim, sen yanımdayken bile, yağmurun altındayım, bir yandan Turgut Uyar’ın ‘Oteller Kentinde’ loş bir ışığın ölümü oluyor, öte yanan Atillâ İlhan’ın ‘Elde Var Hüzün’ şiirleriyle kış renkli bir kuş gibi çırpınıyorum!..

Sen yanımdayken İlhan Berk’in ‘Deniz Eskisi’ bir balığın gözleri oluyorum, sanki Cemal Süreya’nın “keşke yalnız bunun için sevseydim seni” dizesi ruhuma taşınıyor, ‘Yaz Geçer’ diyor ya Murathan Mungan, sen de bende hiç geçmeyecek hüzün sağanağı bir yara gibi duruyorsun, kabuğumsun, bu kabuk kırılırsa bir gün, öbür kulağım da duymaz olur, yavaş yavaş yokluğuna alıştırırım kendimi, eskitirim sesimi, âşık halim yerini sıvası dökülmüş solgun bir evin sarısına bırakabilir belki...

Senden hiçbir şeyimi saklamadım, kendi cehennemimde, kendime katlanmaktan, şu ikiyüzlü çağımızda kendim olmayı denemekten başka ne gelirdi ki elimden, yaşamayı ve yaşatmayı sevecek kadar yürekli ama sevdiklerimi kaybetmeye tahammül edemeyecek kadar da korkağın tekiyim, nerede olsam panik bir yaşam bırakmıyor peşimi... Evet, gövdemi de kalbimi de eşsiz bir gülümsemeye hapsedecek kadar girişken olduğum ve sendeki aşka tutkuyla sarıldığım doğrudur. Benim sevişime yetişemiyor içini çeken bir çiçeğin korkusu, sevgimin ter kokusundan parfüm yaptılar, kelimelerim yıldız ve ay işlemeli, kelimelerim mektuplara sığmayacak kadar hülyalı, sesimi denizle yıkadım, güneşle ısıttım, her harf bir kelebek oluyor saçlarında ve ben bütün renklerimi ruhuna boca etmekten korkmuyorum!..


Engin Turgut